Priştine araştırmaları kültür, tarih ve mimarlığa odaklanıyor. Bu boyutlar kişisel anlatılar yönüyle keşvediliyor ve kamusal söylemi ve yerel tarih anlatımını demokratikleştiren çok açılı hikayelerden oluşan bir havuz ortaya çıkarıyor. Dijital hikaye anlatımı yoluyla şehrin çoklu görüntüsünü su yüzüne çıkarmaya ve iki savaş arası dönemden başlayarak günümüze kadar devam eden şehirsel ve sosyo ekonomik gelişmelerin çok katmanlı anlayışına katkı sunmayı amaçlıyoruz.

Priştine üzerine yapılan bu araştrma “Kapsayıcı Kültürel Mirasın Korunması tarafından Topluluklar Arası Diyalogun” bir parçasıdır. Proje Avrupa Birliği İstikrar ve Barışa Katkı Yapan Enstrümanı (IcSP) tarafından finanse edilmekte ve Kosova’da Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından uygulanmaktadır.

Jakup Qeshmexhiu

Terzi

Priştine’yi çok iyi hatırlıyorum çünkü eskiden Çarshi’de [Çarşı] çalışıyordum, Saraybosna’daki Çarshi veya Üsküp’ün Bit Pazarı bile Çarshi’miz kadar büyük değildi. Ancak, maalesef, o zamanlarda yönetimde işgalciler vardı ve bizi yavaş yavaş çalışma alanımızdan uzaklaştırıp şehrimizin estetiğini kaybettiriyorlardı ve bu şekilde yaparak ta hedeflerine ulaştılar. Fakat çoğunlukla halkımız bu hedefe ulaştı. 14 yaşımdan beri bu zanaatta çalıştım.

Eski 28 Nëntori Lisesini ekonomi lisesinde bitirdim. Bu sokaklar parke taşı ile döşeliydi, parke taşı döşeli, ne anlama geldiğini biliyor musun, demek istediğim taş döşeli. Caddemiz tamamen çamurluydu, sonra da üstüne taş döşendi. Daha sonra taş döşemeden sonra, hayır, tekrar taşlarla döşendi ve sonra betonla döşendi. Şimdi ise betonla döşenmiş durumda, ama hala taşlarla döşenmiş gibi görünüyor, aynı.

Şehir… Şimdi inşa edilmiş bir yer olduğu kabul edilir bir gerçektir, fakat eskiden şimdiye kıyasen çok çok çok daha güzel görünüyordu. Fakat, dürüst olmak gerekirse, insanlar bile şimdi olduklarından daha iyidiler, birbirlerine karşı nefret duymuyorlardı.

Münir Curi

Elektrikçi

E benim babam Türk Sanat Müziğini çok sevdiği için radyoda bütün gün onlari dinlerken kendini ilerletırmiş, cümbüşi başlamiş çalsın. Mandolinden sonra evde bi cümbüş almışlar, cümbüşle başlamiş, radyoyi dinlerken yoksa onun müzik tahsili yok. Nota falan şey, onlari ama üle kulaktan duyma başlamiş cümbüşi çalsın başlamiş ilerlemiş. E o zamanlar kurulmiş idi dernekler, kültür dernekleri yani. Mitrovica’da varimiştır bu Birlik Derneği, babam da üç arkadaş, dert arkadaşiyle, üç arkadaşiyle dört kişi bir orkestre kurmişlar o dernekte. […]

Babam şarkı da söylerdi, ses sanatçısı da, çok güzel sesi varimiştır o çok iyi. Hem orda radyodan dinlerken, bi kendisıne bi keyif yapmış dinlemiş. Eh onlar orda müzik yaparken onun da adı çıkar şeyde, bütün bu bölgede. “A varimiş bi Rasim, Rasim soy adi Rüşüt imiştır, ama çimdır bu Rasim çimdır, Rasim Salih’ın çocugi. Rasim, Salih berberın çocugi, Salih usta, Salih’ın çocugi.” Rasim ve Rasim Salih’ın. E üle ona Rasim Salih kaldi. […]

Kosova’da Türkler de vardı o zamanlarda, çok göç ettiler işte. E ona meclisten bi karar getırırlar Rasim Salih’i Priştine’ye getırmek, orkesteyi kuracak. O komplet o grup, yani dernekteki o grubu Priştine’ye devretsinler. E olur, olmaz, olur, olmaz, işte 51 yılında babami buraya aradilar orkestreyi kursun.

Avni Emincik

Diş hekimi teknisyeni

Mesela ilk zamanlar burda iken, biz 59’da gittik ama 58’de biz evi komunaya verdik. Başka yere vermedik orası müzey oldu. Müzey olunca benim bir sene içinde ben, ordaki işçilerin çoğu Sırp’tı ve onlarla ben başladım Sırpça konuşmaya. Yani alıyorlardı beni yedi yaşındaydım o zaman, altı yaşında, yedi yaşında zaten gittim. Alıyorlardi beni, arabayla götürüyorlardı, at arabasına biniyordum çöpleri atmak için, ‘Hayde Avni, hayde Avni!’ seviyorlardı yani, Sırp ta olsa gene seviyorlardı. Ondan sonra ailecek gittik Türkiye’ye göç ettik. Orda bir sürü yerde kiralık olarak oturduk. Annem vardı, amcam vardı, babam, babaannem ve dedem. Bi tane de kız kardeşim vardı.

Evet, pek fazla hatırlamıyorum da yani öyle bir şey ki, ilk geldiklerinde şeye… Sırplar işte başladılar hayvan, canlı hayvan getirsinler, köpekler, ayılar. Ondan sonra bir şey hatırlıyorum, işte onu size de söylemiştim, ben beş dakka olmuştu eve gireli, evin içine ve ordan bir kurt köpeği kaçıyor yuvasından, etrafa falan saldırıyor. Neyse ki hep bahçeydi, kapılar falan kapalıydı. Ordaki…

Köpek sizın bahçede mi?

Tabi orda kurt köpeği vardı, o saldırmış herkeze, tabi battaniyeler falan verdik, battaniye ile onları kurtardı. Yani kendisini de kurtardı bakıcısı. Çünkü saldırgan kurttu, öyle evcil değil yani. Almışlar, dağdan getirmişler. Sonra zaman oldu orasını, o evi, odalarını hep ormana çevirdiler. Ormana çevirince ayılar donmuş olarak, ondan sonra yılanlar falan. Aşağı yukarı bi altı tane oda vardı, üstte üç tane idi altta üç tane, turistlere açmışlarıdı. E sonra biz taşınınca trenle gittik 16… 16 Temmuz 1958, yedinci ay yani, trenle göç ettik Türkiye’ye.

Sazan Shita

Ev kadınları

O zamanlar Ernest Koliqi Kosova’ya üç yüz öğretmen göndermişti. Her yerde, köylerde ve her yerde Arnavutça dilinde eğitime başlandı. Mitrovica’da Bedri Gjinaj, kendisi orada doğup büyümüş ancak eğitimini Arnavutluk’ta görmüştür. Bilirsin, gizlice nasıl gidiyorlardı… fakat çok yetenekli, o çok yetenekli bir adamdı. Sınıfa kayıt olduğumda, sadece benim değil bütün sınıfın ilk öğrendiği şey bayraktı. Buna aşinaydım fakat onun eğitim yöntemi etkiliydi, söylediği her şey sende takılı kalıyordu. Sınıfa başladığımızda bize ‘hadi bayrak şarkısını öğrenelim’ dedi.{okuyor}

Ah kırmızı ve siyah bayrak,
Salladığın tüm sevinç ve sevgi,
Kalbimin seninle bahar açmasını sağlar,
Tarlalarda ve çayırlarda,
Dağlar ve dereler seninle birlikte ilerler,
Korkusuzca savaşacağım,
Genç olsam bile,
Ben senin askerinim ve diyeceğim ki,
Bugün o özgürlük geldi,
Arnavutluk bayrağı sen çok yaşa.’

Eve gittiğimde bunu babama okudum, bana kocaman sarıldı, sevinç gözyaşları döktü. Tabii ki… o okul yılı, bir yıl içinde on yıl gibiydi. Bize öğretilen her şey, dersler öyle işleniyordu ki, materyali hemen anlayıp içselleştirebiliyordun.

Shefqet Mullafazliu

Mimar

Kavşaktan, bilirsiniz, Zahir Pajaziti Meydanı’ndan ve Garibaldi Caddesi’nin bu tarafından… çünkü mimaride, kavşakta, köşeler her zaman engellenir. Nedeni cadde görüşünü engellemek değil, ben de bu soruna bir çözüm önerisi ile geldim ve o [baş mimar] da kabul etti. Görüşü engellemenin aksine daha çok dikkat çeken bir şey oldu. Bir üçgen önerdim, herhangi bir işlevi yok fakat aynı bir kadının yüzündeki makyaj gibi, güzellik amaçlı. Kabul etti ve bu fikrin doğuşu da böyle oldu. Bankanın banka olmaktan gelen belli standartları vardır ve bu standartların dışına çıkılmaz:  sayaçlar, idari bölüm, birinci ve ikinci [kat] hazinesi ve başka. […] bankanın bankada bir danışmanı da var. Biz teklifimizi sunduk, kayıtlarımız duruyor, bankaların dünyada nasıl tasarlandığını açıkladık. Bankacı olup seyahat etmiş olmalarına rağmen, tasarıma gelince nasıl yapılacağını bilmiyorlardı ve yapmadılar.

Adnan Merovci

Üniversite okutmanı

Rugova kaldı, fakat insanlar… herkesin rehin tutulduğumuzu bildiği gerçeği, Kosova’daki insanlar için onur kırıcıydı. Bu durum kalmak ve saklanmak için cesareti olanları bile olumsuz etkiledi. Bahsettiğim röportaj, insanlara umudu yeniden sağladı, çünkü hayatta olduğumuzu fark ettiler, diyorum ki bu durumun teşvik edici bir unsuru vardi. Ancak zamanla doğaçlama yapıp, yönetim organları kurarak, insanları geri dönmeye teşvik etmeye başladılar, bu tarz uygulamalar bombalama tehdidi altında yapıldı. Rugova hayatında hiçbir zaman bombardımanları durdurmaya çalışmadı, bu bir yanlış anlama, yanlış yorumlama ve daha ne… yanlış anlaşılma olduğunda bunu söylersin, bu söylendi fakat yanlış anlaşıldı.

Hayır, hayır İbrahim Rugova bir saniye için bile bombardımanların durması gerektiğini söylemedi. Diyelim ki bir basın açıklaması var ve orada diyor ki ‘Metohi’ tabirini kaldırarak baskı altında imzalasanız bile, ‘Barışçıl bir çözümden yanayız ve bu bombalar barışı sağlamak için düştü’ denildiğini düşün. Buradaki çıkarım ne olabilir? Buna karşın ‘Bombaların durmasını ve bir barış sürecinin başlatılmasını istiyorum’ veya buna benzer şeyler İbrahim Rugova’nın hayatta olduğu sürede asla söylemediği şeylerdi.

Pranvera Badivuku

Besteci

Biliyor musun, çok, ne yaptıklarını bilmiyorum, her şey yerlebirdi. Makine mesela, mahvolmuştu, eski bir soba üst kata çıkarılmıştı, biliyor musun, onları nasıl taşıdıklarını bilmiyorum,  o şeyleri. Binada çok fazla düzensizlik vardı, boş apartmanlar, içlerinde hiçbir şey olmadan. Fotoğraf ve bazı belgelere dokunmamışlardı, çünkü en nihayetinde bir binaydı.

Ve biri, orada oturan biri, Dalmaçyalıydı, yaşlıydı, gidecek bir yeri yoktu o yüzden orda kalmıştı. Bize binanın girişine kamyonu getirdiklerini söyledi, bu şekilde ne aldıklarını, neyi yüklediklerini göremeyecektik. Kasetler, bizim çok fazla kasetlerimiz vardı, hepsi ciddi müzikler, kayıtlar, farklı türden şeyler. Eşim klasik müzik düşkünüydü, enstrümantal müzikleri, farklı türden orkestraların kayıtlarını alırdı. Bahsettiklerimi başka bir binada bulduk. Yani açıklanamayacak şeyler oldu, bilmiyorum, bilmiyorum.

Ama ilginç olan şey insan nasıl sahip olduğu tüm şeyleri hatırlar, insanın başına çok gelen bir durumdur bu, sahip olduğun her şeyi bilmezsin fakat kayıp olduklarında… Biraz komikti. Kaybolan her şeyimin listesini çıkardım çünkü dolabımda neler olduğunu biliyordum. Sadece notalar, notalar, benim şarkılarım ve yani, ben, ben onları dolabın arkasına atımıştım, daha boş yer vardı fakat daha aşağıya gitmiyorlardı, onları orada buldum.

Sevim Baki

Sanatçı/şarkıcı

Ben da çok küçükken işte Emel Sayın şeyi, sevda sevmessen… varimiştır bi Rüzgar şarkisi, çok küçük imişım, onun taklitını çok yapardım. Şimdi gelırdi bazan halam kızlari, yada teyzem kızlari yatiya hemen derdım, ‘Stey misınız ben klibını yapam Emel Sayın’ın?’ otururdum, atardım yere şilteleri yastıklari böyle, saçlarımı bitarafa {elleriyle gösteriyor} bulnuz bişe üflenız bana fenle, uçussun saçlarım güya, hem yapam klibını onun. Yani üle bi merak. Onlar da beni alkışlardi. Misafir gelınce babam, ‘Hadi şarkı söyle’ falan. Demek şimdi deym bunlar onun habercisiydi ki ileride banım var bi şeyım olsun.

Lidia Mirdita Tupeci

Muhasebeci

O zamanlar sokak ışıkları yanıyordu ve biz öylece kalmıştık, üç ay boyunca öyle kaldığını düşün… Işıkların yandığını görünce komşuma ‘Kuku, kötü bir şeyler olacak’ dedim. Bilirsin, dedim ki ‘Onlar ışıkları açmışlar…’ Meydana baktım ve herkesin birbirini çağırdığını gördüm, ‘Hadi dışarıya çıkalım… hadi Grand’a yakın bir yerde toplanalım.’  Ne olduğunu nerden bilebilirdik ki. Yarın sabahleyin KFOR’un askerleri Makedonya’dan geldiklerinde, ben tam da her şeyi balkondan izliyordum. KFOR askerleri bu taraftan girdiler, hastanenin bulunduğu sokak bloke edilmişti, belki nereye gideceklerini bilmiyorlardı yada bilirsin, bir anda çok fazla sayıda asker gelmişti.

Yağmur yağıyordu, bunu hatırlıyorum, yağmur vardı ve bu sırplar dışarıya çıkmış küfür ediyorlardı ama önemli değildi çünkü onlar anlamıyordu. Küfür ederek ‘Sizi buraya kim getirdi ?’ dedi biri ve bunun cevabını duydum, bir sırp dedi ki ‘Onlara niye küfür ediyorsun, onları buraya kimin getirdiğini biliyor musun? Milloşeviç getirdi.’ Buna şahit oldum. Daha sonraları biraz daha farklıydı. İnsanlar kaçmaya başladılar, komşularının artık etrafta olmadıklarını fark edince anlıyorsun. Şehirden gece ayrılmışlardı yada bilmiyorum, sadece yok oldular.

Skender Boshnjaku

Nöropsikiyatrist

Ah, o ne kadar da harika bir andı, hatta… NATO’nun geldiği gün Cumartesiydi, bu yüzden 12 Haziran Cumartesi… 11 Haziran Cuma, hayır… Evet, doğru 11 Haziran Cuma, 11 Haziran Cumartesi. Genelde uyuyamazdım, ama yaşadığım yerin penceresinden evi net bir şekilde görebiliyordunuz ve tankı gördüğümde vakit hala çok erkendi. Oh, bu güne kadar… şimdi bu anda kadar dahi, ben… çok fazla mutluluk hissettim, ‘Ah, karıcığım NATO geldi. Onları selamlayalım!’ dedim ve tankı görene kadar koşmaya çalıştım, ama tank döndüğünde, tankı gördüm ve ellerimi havaya kaldırdım ve mucizevi bir şeydi. İnanılmaz bir şey. Evet, benim için bile, yaratılan böylesi çılgın bi atmosferi insanların unutması inanılmaz. Benim için inanılmaz bir şeydi ve…