Kadın Aktivizminin Sözlü Tarihi, ebediyen marjinalleştirilen ve hatta unutulan kadın öznelliğinin tarihine, görülebilirlik ve kalıcılık sağlayan  benzersiz bir alan sunuyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında işgalcilere karşı protesto yapan, baş örtüsünün kaldırılması için kampanya yürüten, kızların okur-yazarlığının artması için çabalayan, milliyetçi hareketlere katılan, Milošević’e karşı direnen ve etnik farklılıklar çaprazında kadın hakları için savaşan kadınlar, dönemin tarihsel olayları ile kesişen hayat dolu ve çarpıcı kişisel hikayelerini anlatıyorlar.

Greta Kaçinari

Öğretmen

…posle opere želela sam da počastim prijatelje iz crkve. Eh, ja jako volim Svetog Antonija i njemu sam se mnogo molila kao mlada devojka. Čak zahvaljujući njemu desili su se neki važni preokreti u mom životu i kažem mu: ‘Vidi’, dakle ja pričam sa Sveti Antonijem i kažem mu: ‘Vidi, sav novac koji će mi ostati nakon što počastim prijatelje kafom, sve ću tebi dati’. I izašli smo mi, završila se opera. Izašli smo iz opere. Ajde idemo da popijemo kafu, sve je bilo zatvoreno, nigde nijedan kafić otvoren. Bilo je 10:00 sati i sve je bilo zatvoreno i rekla sam: ‘Ajde sve moram dati Antoniju’, ‘Kom Antoniju?’ Kažem: ‘Svetom Antoniju’ (smeje se). I tako da, sav novac koji je trebalo da potrošimo na kafu, ja sam mu rekla: ‘Evo, donela sam tebi’. 

 

Ali, kad sam pitala Svetog Antonija i rekla sam mu: ‘Vidi, ti mi pomogni kako možeš’, kad sam imala prvi sastanak, ‘ako ti misliš da je u redu, nek se desi, ako ne poništi’. Poništio je prvi, drugi. Kažem mu, ‘Vidi’, opet isto: ‘ako misliš da on nije za mene, poništi’, poništilo se. U trećem slučaju sam mu rekla: ‘Vidi, Sveti Antonije, do sad si poništio sve. Ovaj put ću ja sama odlučiti’.

Florina Duli

İKS İcra Direktörü

İlk protesto beyaz kağıtlar üzerinden ikincisi ise Drenica’nın anneleri ve çocukları için ekmekle oldu. Ekmek protestosu, Drenica’nın Kosova’nın geri kalanından tamamen izole olduğu bir zamanda düzenlendi. […] Yürüyüşün amacı sadece oraya ekmek göndermek değildi, daha çok uluslararası medya üzerindeki etkisiyle ilgiliydi, bu yüzden durup oraya geri döndük. […] Ekmeği bizzat ben aldım ve sanırım her biri…yeterince ekmek vardı ve fırınlar ekmek dağıttı ama bir de evden çıkıp gittiğimiz halde satın almış olanlar oldu, alacağımızı biliyorduk… Dayanışma seviyesini tahmin edemezsiniz. Dayanışmanın o zamanki hali tarif edilemez. O zamanlar siyasi angajmanımızın maddi tarafını hiçbir zaman düşünmüyorduk, her zaman bir yol vardı. […] Ayrıca basitçe sembolik olan birçok protesto vardı, bu yüzden insanların ifade etmesi gereken isyanın bir ifadesiydi, insanların yıllardır içlerinde inşa edilen tüm bu isyan için bir çıkış yolu bulması gerekiyordu.

Ajnishahe Azemi

Sosyoloji profesörü

Öğrencilerimle konuşurken hep birlikte okulumuzu [Xhevdet Doda] açmayı uygun gördük ve  karar verdik ama bunu yapmamız başlı başına karakteristik bir hareketti, okulun iki yanında, iki kanadında da {parmaklarıyla gösteriyor} iki tank vardı. Bnları  konuşurken, okulun kapısını, ana girişini açarsak, bizi göreceklerine, durduracaklarına ve bununla bir şey elde edemeyeceğimize karar verdik ve ardından şiddet, bize yönelik baskı [olacaktı]

Ben de, ‘Biliyor musunuz? Okulu başka bir taraftan da açabiliriz’ dedim, zaten burada uzun süre çalıştığım için okulu çok iyi biliyordum. ‘Burası eski bir bina olduğu için, bazı pencere parmaklıkları var, ama belki de bu parmaklıklar, belki birlikte bu parmaklıkları çıkarıp içeri girebiliriz…’ dedim,  bahsettiğim bodrumdaki pencereydi, bodrum katının banyolarından biri {eli ile göstererek anlatıyor}. Biz de o 17 öğrenciyle oraya gittik ve açmaya karar verdik.

[…] Onlar bizi durdurmadılar, başkaları da [okulu] açmamızı engellemeye gelmedi. Ve o okulda kaldık. Tabii sonradan okula girip, ‘Nasıl açtınız?” filan diye sordular, ama bizi oradan çıkarmaya çalışmadılar. Belki de nasıl desem, dünyanın önünde “Onlara izin veriyoruz ama istemiyorlar’ diyebilmeleri için bir siyasi manevraydı. ‘İşte açık bir okul var, çünkü onlara izin veriyoruz, onları durdurmuyoruz.’

Edita Tahiri

Eski Başbakan Yardımcısı ve Baş Müzakereci

Annem hep meşguldü, iki işi vardı. Öğleden önce tekstil fabrikasında çalıştı, babam hapsedildikten sonra bu işi aldı ve babam arkadaşlarına ihanet etmediği için hepsi özgürdü ve bu yüzden annem için bir iş bulmak için çaba harcadılar. Ve annem bir terzi olmak zorunda kaldı, bir ders aldı ve terzi oldu. Böylece, günün ilk yarısında sekiz saatlik bir vardiyası vardı ve sonrasında da evde çalışırdı. Yani o hayatta kalmamızı sağlamakla meşguldü. Ama onun için minnettar olduğum şey, eğitimimize olan bağlılığı. Çok fazla, yani, çalışmamız gerektiğinde, ev işleri yüzünden bizi asla rahatsız etmezdi. […]

Sürgün şarkılarını her zaman nasıl söylediğini hatırlıyorum (gülümsüyor). İşte, bu benim annemdi. Ayrıca, annem Prizren’in en güçlü kadınlarından biri olarak biliniyordu, çünkü… Bunun farkında olup olmadığınızı bilmiyorum, ama o zaman Sırp-Slav rejimi sadece Arnavut vatanseverleri hapsetmekle kalmadı, eşleri de taciz etme eğilimleri vardı. Bu yüzden, ‘Hapishaneye ne zaman gitsem çantamda bir makas alırım’ dediğini hatırlıyorum. Terzi olarak, onlar onun çalışma araçlarıydı {elinde bir makas tutuyormuş gibi davranıyor}. ‘Birisinin bir şey yapması ihtimaline karşı çantamda makasım var.’ Ve onun bu davranışı ile karakterinde büyük bir ahlaki güç göstermesi onu Prizren ikonuna dönüştürdü. Dolayısıyla, Prizren’in en güçlü kadınları ne zaman konuşulsa, annem onların arasındadır.

Flora Brovina

Ozan

Kız kardeşim, İpek’te babamı ziyaret ettiğimizde o kadar küçüktü ki. İpek Hapishanesi Arnavut mahkumlarla doluydu. Bunu neden biliyorum? Çocukken, küçüktüm yani daha okula gitmiyordum. Biliyorum çünkü, bütün aileler hapishanenin önünde toplanırdık, mahkumları ziyaret etmek için ellerimizde böyle torbalarla  {elle torba taşıma hareketi yapıyor}.

[…] Çocukluğumuzdan taşıdığımız bu ızdıraplar bizi hayatımız boyunca takip edecek, çünkü çocukluk iz bırakır. Beni nefret dolu bir insana çevirmediği için şanslıyım aslında, ancak unutulmaya yenik düşmediğim için mutluyum da. Hatırlıyorum, çünkü hiç kişisel olarak almadım, ama hapishanedeki insanları görmek için bekleyen onca insan ile hatıramı paylaştığımı düşünüyorum. Aforoz edilenlerle, siyasi eziyete uğrayan ailelerle, toplumdan men edilmiş ve komşusunun bile korkudan ziyaret edemediği tüm o insanlarla paylaşıyorum.

Albertina Ajeti-Binaku

Mimar

…amaç buna politik bir bağlam kazandırmak değildi. Daha fazla insani bir bağlam kazandırmaya yönelikti, çünkü aileler onca gün, onca hafta kuşatma altındaydılar. Serbest hareket edemiyorlardı, yani yiyecek ve diğer şeyleri tedarik edemiyorlardı. İşte bu da vardı. Biz, anneler olarak, o dönemde çocukları için ekmek bulamayan annelere yakınlık duyan kadınlar olarak. […] Ve hatırlıyorum da, şey gibiydi, yani sıra halinde dizili gibiydik ve yan tarafta da emniyet güçleri vardı. Taa ki o noktaya ulaşana dek, daha ilerisine geçmemize izin veriliyordu. [Kadınlar] müzakere etmeye çalıştı ancak hazır değillerdi. Öyle otoriter bir şekilde bize ‘Dönmeniz gerekiyor, çünkü riske atamayız, daha fazla ilerlerseniz başınıza birşey gelebilir, sizi koruyamayabiliriz…’

Fetije Kasemi

Eğitim emektarı

Her yıl dil farklarını görmek için Makedonya’da Ohrid, Dibra ya da başka bir yere gidiyorduk. Biz onlardan farklı bir dilde konuşuruz, orada gegë konuşuyorduk. Hatta 1972 yılında standard dilde konuşmaya başladık. Bizim için zordu, öğrenciler için daha zordu, veliler için daha da zordu, tüm yeni ek ve eklemlerim gelişinden dolayı…ama buna karşı ‘Söyleyin, doğrusu nasıl’ dediler. Alışmakta zorlandık, birkaç yıl sonra ise normalleşti. Ne zaman resmi bir görüşmeye gitsem, hep standard dili kullanırım, gegë kullanamam.