Kosova’nın yaratıcı sanatçıları çerçevesinde yapılan bu araştırma, edebiyat, görüntülü sanat, sinema ve tiyatro dallarının önemli kişiliklerinin hayat hikayelerini bir araya getirmeyi amaçlıyor. Verilen ifadeler, dilsel yakınsaklık ve farklılıkların iki arada bir derede kalmışlığını ön plana çıkarıyor ve bu da farklı nesillerden gelen sanatçıların, toplumsal sahnede bulunabilmek için verdikleri mücadeleye emsalsiz bir ışık tutuyor.

Luljeta Çeku

Tiyatro yönetmeni

Kültürel yaşam, o zamanlar sözünü ettiğimiz gibi, tüm milletlerin ve milletlerin kentlerinde bulunan sanat ve kültür topluluklarıyla tamamlanıyordu. Tiyatronun yanı sıra, ben de Agimi Cemiyeti üyesiydim ve onların konserleri çoğu zaman gayet iyiydi, çok sık yapılmazdı ama oldukça iyi ve başarılıydılar. Ayrıca, o toplumda edindiğim deneyim harikaydı. […] 15, 16 yaşında, örneğin Agimi Derneği ile Almanya’ya gittiğim için şanslıydım. Bu harika bir deneyimdi, çünkü Prizren ve Bingen şehri ikizdi ve bu gelenek de halen devam ediyor.

Onların Bingen Fest’i var, bu festival için de Prizren merkezli bir şirket olan Progress ve Rahovec’in şarap üreticileri Krusha e Madhe ile işbirliği yaptılar. Bu sayede, 16 yaşında bir çocuk olarak ilk defa uçakla uçtum, bu o zamanlar nadir ve sıra dışı bir durumdu.  Agimi Cemiyeti ile iki yıl sonra Türkiye’de, İtalya’da ve Yugoslavya’nın birçok yerinde söz konusu festivalde yaptığımız aynı geziyi tekrarlama fırsatımız oldu. Aynı zamanda Saraybosna’daki Olimpiyatlara da katıldık, Cemiyetin bu konserine ben liderlik ettim. 1984’te de Olimpiyatlara davet edildik. […]

Bu hepimiz için çok eşsiz bir deneyimdi, çünkü gençler ve onların ebeveynleri bu etkinlikleri karşılayamazdı, yani tüm ebeveynler çocuklarının başka ülkelere seyahat etmesini karşılayamazdı. Elbette aldığınız memnuniyet ve ödül buydu, fakat bunun yanında ayrıca bir sertifika, oynadığınız rol için bir onay da alıyorduk ve bu bizim için çok tatmin ediciydi.

Pranvera Badivuku

Besteci

Biliyor musun, çok, ne yaptıklarını bilmiyorum, her şey yerlebirdi. Makine mesela, mahvolmuştu, eski bir soba üst kata çıkarılmıştı, biliyor musun, onları nasıl taşıdıklarını bilmiyorum,  o şeyleri. Binada çok fazla düzensizlik vardı, boş apartmanlar, içlerinde hiçbir şey olmadan. Fotoğraf ve bazı belgelere dokunmamışlardı, çünkü en nihayetinde bir binaydı.

Ve biri, orada oturan biri, Dalmaçyalıydı, yaşlıydı, gidecek bir yeri yoktu o yüzden orda kalmıştı. Bize binanın girişine kamyonu getirdiklerini söyledi, bu şekilde ne aldıklarını, neyi yüklediklerini göremeyecektik. Kasetler, bizim çok fazla kasetlerimiz vardı, hepsi ciddi müzikler, kayıtlar, farklı türden şeyler. Eşim klasik müzik düşkünüydü, enstrümantal müzikleri, farklı türden orkestraların kayıtlarını alırdı. Bahsettiklerimi başka bir binada bulduk. Yani açıklanamayacak şeyler oldu, bilmiyorum, bilmiyorum.

Ama ilginç olan şey insan nasıl sahip olduğu tüm şeyleri hatırlar, insanın başına çok gelen bir durumdur bu, sahip olduğun her şeyi bilmezsin fakat kayıp olduklarında… Biraz komikti. Kaybolan her şeyimin listesini çıkardım çünkü dolabımda neler olduğunu biliyordum. Sadece notalar, notalar, benim şarkılarım ve yani, ben, ben onları dolabın arkasına atımıştım, daha boş yer vardı fakat daha aşağıya gitmiyorlardı, onları orada buldum.

Sevim Baki

Sanatçı/şarkıcı

Ben da çok küçükken işte Emel Sayın şeyi, sevda sevmessen… varimiştır bi Rüzgar şarkisi, çok küçük imişım, onun taklitını çok yapardım. Şimdi gelırdi bazan halam kızlari, yada teyzem kızlari yatiya hemen derdım, ‘Stey misınız ben klibını yapam Emel Sayın’ın?’ otururdum, atardım yere şilteleri yastıklari böyle, saçlarımı bitarafa {elleriyle gösteriyor} bulnuz bişe üflenız bana fenle, uçussun saçlarım güya, hem yapam klibını onun. Yani üle bi merak. Onlar da beni alkışlardi. Misafir gelınce babam, ‘Hadi şarkı söyle’ falan. Demek şimdi deym bunlar onun habercisiydi ki ileride banım var bi şeyım olsun.

Shkëlzen Maliqi

Felsefeci

Dedim ki, ‘Var olmayan bir konuyu ortaya koymak için geldim: Bizans estetiği’. O da hemen sandalyeden atlayıp ‘Sana o yalnış bilgiyi kim verdi? Nasıl olur da var olmaz?’ dedi (gülüyor). ‘Pek iyi’ dedim ben de. ‘Bana bir..bir konsept hazırla’ dedi. Ben daha önceden de bir şeyleri okumaya başlamıştım. Taslağı getirdiğimde, benim gerçekleştirmek istediğim konuda bir-iki başka tez vardı sadece. Baktı ve ‘Ama sen kitap yazmak istiyormuşsun’ dedi (gülüyor). Ben de cevap veriyorum ‘Hayır, hayır sadece şunu…’ o da ‘Tamam, devam et!’ dedi.

[…] Ve bir şekilde bizantolog olmak, antik Yunanca’yı öğrenmek istiyordum. Orda bazı kurslarda eğitime başlamıştım ama o zamanlar artık 80’li yıllara giriyorduk, Yugoslavya’da durum değişti, dolayısıla benim durumum da… ‘78 yılında Belgrad’ta Filoloji Fakültesi’nde işe başlamıştım, Albanoloji bölümünde. Şimdi, biliyorsun yani, hepimizi politika biraz içine almaya başlamıştı ve bana da bu şeylerle ilgilenmek artık o kadar ilgi çekici gelmiyordu. Her zaman o bölümü tamamlamak, çalışmamı yayınlamak, biraz daha çalışma gibi fikirlerim canlı olmasına rağmen. Ancak 20 yıl sonra, yani 1999 yılında Arnavutça ilk basımı ‘Bizans Estetiği’ olarak yayımladım.

Flora Brovina

Ozan

Kız kardeşim, İpek’te babamı ziyaret ettiğimizde o kadar küçüktü ki. İpek Hapishanesi Arnavut mahkumlarla doluydu. Bunu neden biliyorum? Çocukken, küçüktüm yani daha okula gitmiyordum. Biliyorum çünkü, bütün aileler hapishanenin önünde toplanırdık, mahkumları ziyaret etmek için ellerimizde böyle torbalarla  {elle torba taşıma hareketi yapıyor}.

[…] Çocukluğumuzdan taşıdığımız bu ızdıraplar bizi hayatımız boyunca takip edecek, çünkü çocukluk iz bırakır. Beni nefret dolu bir insana çevirmediği için şanslıyım aslında, ancak unutulmaya yenik düşmediğim için mutluyum da. Hatırlıyorum, çünkü hiç kişisel olarak almadım, ama hapishanedeki insanları görmek için bekleyen onca insan ile hatıramı paylaştığımı düşünüyorum. Aforoz edilenlerle, siyasi eziyete uğrayan ailelerle, toplumdan men edilmiş ve komşusunun bile korkudan ziyaret edemediği tüm o insanlarla paylaşıyorum.

Adem Mikullovci

Aktör

Bilmiyorum, bilmiyorum, mezun olduğumda ailemle ne okuyacağım konusunda çok tartıştık ve birçok öneri verdiler. Ne bileyim; fizik, matematik, astronomi, diller… coğrafya’ya kadar. Babam eskiden şöyle derdi: ‘Avukat, domuz avukat olmalı, ağzı öğütücü gibi hiç durmadan öğütür, dünya alemi de kahreder’. Diğer taraftan sevgili annem de ‘Doktor ol, doktor. Sağlığı iyi değil, belki de çaresini bulursun.’ derdi. Hatta hatta, ki bunun yaşandığından eminim, mahalledeki ayakkabı temizlikçisi, boyacısı bile benim ne okuyacağıma dair muhabbete dahil oldu. ‘Profesör ol, profesör böylece hayat boyu beyefendi olursun’ [derdi].

Enver Baki

Yazar

Kışları genellikle Priştineliler evlerde fincan oynamakle, tura oynamakle kış gecelerini geçirirlerdi. Biz çocuklar, ben kendi hayatımı anlatacam bi bölümde, benim babam yüzden fazla masal bilirdi, annem o kadar türkü ve şarkı bilirdi, öyle ki kızkardeşlerim de mani, bilmeceler devamlı olarak bize söylerlerdi, daha yaşlı ablalarım, ama akşamleyin yattığımız zaman babalarımız çocukları bir araya, biz beş kardeş, dört kardeş, kızkardeş, bir kardeş bir araya gelerek masal anlatırdı babam, annem bir tepsi eline alarak türkü söylerdi, çünkü evimizde tabii ki şey yoktu, darabuka, def yoktu ki, eh işte öyle. Bir kızkardeşim şeylerle, kaşıklarle gene o tempoyi, müzik temposuni tutardi. İşte kış geceleri böyle geçerdi genellikle ama başka tarftan babamın anlattığı masallar, annemin söylediği türküler, kızkardeşlerimizin sık sık birbirine söyledikleri maniler, bilmeceler bütün bu öğeler halk edebiyatımızın incileridir bana göre. Bu incilerin etkisiyle ben de, Türk halk edebiyatına aşık olarak yavaş yavaş ilk okulda şiir yazmaya başladım.

Xheladin Kastrati

Kemancı

Hırvat milli marşının Arnavutça dilinde olduğunu bilmiyordum. Bu kitap {kitabı işaret eder}…bu şarkı Kol Pjetër Shiroka tarafından Arnavutçadan Hırvatçaya çevrildi, kitap hala var. Şarkıyı seçtim çünkü dörtsesli idi. Onu söyledim ve bilmiyordum ve insanların ayağa kalktığını görünce, neden ayakta olduklarını anlamıyordum ve biri yanıma gelip ‘Bir daha, lütfen’ dedi. Ağlıyordu, izleyiciler ağıyordu, ‘Bir daha, lütfen, bir daha!’ Hırvatistan milli marşı olduğunu anladım, şarkının adı ‘Oh benim sevgili anavatanım’ idi.

Indira Çipa

Piyanist

Agimideki aktiviteyi bir…millete bir armağan, ruhani bir şey olarak gördüğüm ve belki de benim ve hepimizin tutulduğu son çınardır. Millete armağan, şehre armağan ama benim için de büyük kazançtı, çünkü o aktiviteden çok sevgi aldım, çok övgü aldım. Eminim insanlar da biliyordur ki ruhumu oraya verdim ve sadece ben değildim. Ben oradaydım çünkü diğer herkes de oradaydı. Hepimiz o aktiviteyi çok seviyorduk. Birinin diğerine ilham olduğunu söyleyemem, ama hiçbirimiz diğeri olmadan çalışamazdı. Agimi insan olarak İndira iken, piyano bir profesyonel olarak İndira’dır her ne kadar…biri ötekinin parçasıdır…ona kalbini vermeden sanat yoktur.

Zijadin (Ziko) Vardar

Sinema operatörü

Elli dertte açın başladım işlema o vakıt kauboyski filmler bakardilar. O imiştır formada. Kauboyski filmler, e sora başladi tebu indiya filmleri, altmiştan başladi indiya filmleri, sora başladi celma millet bioskopa. Varimiştır sora nice seriski filmler ne celırdi, italyanların kauboyski. Kırk-beş dakika imiştır, ema dolardi, kırk-beş dakika varimiştır bi onbir dane seriyasi. Kazanmak varimiştır ondan, e kauboyski filmlerden onda da kazanmak varimiştır. En çok açın oynardi John Wayne, Tony Curtis em dabi tene angıli, onlar açın oynardi dolardi sala, çok olordi kalabalık. E sora başladi tebu sevda filmleri e onlarda celırdi da mitepliler bakma o filmleri. A bunlar kauboyski hep bakardi cençler, ehh ‘bam bum bam bum’ gangsterler sora kazani em şamarlari vurudilar.