Trepça madencilerinin grevi 1989 yılının Şubat 20’sinde başladı ve sekiz gün sürdü. Madenciler anayasal haklarını talep ettiler ve Sosyalist Yugoslavya’nın 1974 Anayasası ile güvence altına alınan Kosova özerkliğinin kaldırılmasını protesto ettiler. Madencilerin emek kültürü, Yugoslav sosyalizminin ideolojisinin özünü teşkil ediyordu. Çünkü madencilik ülke ekonomisinin çok önemli bir boyutunu oluşturmaktaydı ve bu yüzden de madenciler açlık grevine başladığında ülkede ekonomik hayat neredeyse duruyordu.

Madencilerle yapılan sözlü tarihler, bu olayı daha geniş bir tarihsel bağlam içine yerleştirmenin yanı sıra insan boyutunu yakalamayı ve arada olan daha az bilinen hikayeleri sunmayı amaçlamaktadır.

Görüşmeler, ForumZFD Kosova programı ve BMZ tarafından ortaklaşa gerçekleştirilmiştir.

Xhafer Nuli

Elektrik mühendisi

Priştine’ye yürüyüş, Madenciler bu yürüyüşe 17 Kasım 1988’de başladılar, yürüyüşe madenden, Stantrg’taki madenden başlanıldı. O gün çocuklarımdan birini doktora gönderdiğim için sabah işe gitmedim. Bir meslektaşım beni telefonla aradı ve ‘Gelin, çünkü işçiler Priştine’ye gitmek istiyor’ dedi. Ben de onlara katılmaya gittim. […] 

Hepsi yalın ayaktı ve iş üniforması giymişlerdi, onları gördüğümde Priştine’ye yürüyerek varabileceklerini düşünmemiştim. ‘Gitmeyin çocuklar, Priştine’ye yürüyerek gidemezsiniz’. Allah aşkına dedim, ‘Hadi bir şeyler yapmayı deneyelim, bir şeyler yapalım çünkü Priştine’de…’ Bir işçi yanıma geldi ve ‘Gerçekten söylediklerinin arkasında mısın?’ diye sordu, doğruyu söylemek gerekirse, aralarındaki otoriteden hoşuma gidiyordu. ‘Ama Burhan [Kavaja] gitmemiz gerektiğini söylüyor’ dedi. Ben ‘Bunu mu söyledi?’ diye sordum. ‘Evet.’ dedi. ‘O zaman gidin, gidin!’ dedim.

[…] Şimdi de işçiler polisle yüzleşmek zorundaydı. Bazı meslektaşlarıma, ‘Önde duralım ve işçilere önderlik edelim, çünkü eğer… şimdi onlarla karşılaştığımızda onları sakinleştirip durmalarını isteyeceğiz’ dedim. Arkadan itip polis zincirini kırdığımız için yürüyüşe devam ettik. Bu durum oldukça hızlı gerçekleşti çünkü orda bazı Arnavut polisler vardı ve polis zinciri kırılmıştı. Cevap vermediler ve bize saldırmadılar. Polisleri brakıp Priştine’deki Spor Salonunda aramıza katıldılar.

Gani Osmani

Maden mühendisi

Burhan [Kavaja’yı] daha bugünmüş gibi hatırlıyorum, dışarı çıktı, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sordu, ‘Priştine’ye gidiyorum’ dedim, o da ‘Priştine’ye gidiyorsun demek, ben de seninle Priştine’ye gelirim’. Biliyorum, onun bu sözlerini hatırlıyorum. Ve yaya olarak yürüdük, buradan, güvenlikten bize karşı hareketler oldu, burada güvenlikten insanlar vardı, siviller, polisler gelip bizi durdurmaya çalıştı. Ama durduramayacaklarını görünce yürüyerek gittiler.

[…] ‘Geri dönün!’ Dediler. Onları oradan birileri göndermişti. Aynı zamanda iki polis kordonu vardı, biz de tarlalardan geçerek [yürüyüşe] devam ettik. O zaman polis müdahale etmedi, müdahale etmediler, bizi durdurmaya çalıştılar. Fakat bu noktada insanlar bize katılmaya başlamıştı, sayı olarak büyüdük. O zamanlar sistem öyle bir sistemdi ki, yürüyüşte Tito’nun fotoğrafını taşımanız gerekiyordu ve biz Yugolav bayrağını ve bayraklarımızı aldık ve öyle yürüdük. Böylece, bir şekilde kimseye karşı olmadığımızı göstermeye çalıştık. Çünkü o zamanlar protestoya kalkışırsanız, “Ülkeyi devirmek istiyorlar, Yugoslavya’yı devirmek istiyorlar” derlerdi.

[…] Oraya iş aletleriyle, çizmelerle gittik, ayakkabılar bazılarımıza yürürken olmuyorlardı. İşçilerin ayakkabılarını çıkardığını gördüm, botlar ayaklarını incitiyordu çünkü botlar büyüdüğünde, uzun bir süre yürürseniz ayaklarınızı incitiyorlardı, onlar da çıkarıyorlardı. Çıplak ayakla yürüyen işçiler gördüm. Oraya gittiler, bizi bir salona götürdüler. Azem Vllasi, Kaqusha Jashari, kimler… bunlar… onları serbest bırakmak istediklerini duyduk ve haklarını korumalarını istedik, yetkililerimiz ile Rrahman Morina, Hysamedin Azemi ve gücü elinde olanların istifasını istedik.

Xhafer Peci

Maden mühendisi

[Madenciler] her bölümde grev yapmaya devam ediyorlardı, sekizde ve dokuzda. Yukarıya sadece bildiri için çıkıyorduk. Öncesinde onlarla danışıp, ‘Bu toplanma kurulu ziyaret etmek istiyor, onları kabul edecek misiniz yoksa etmeyecek misiniz? Hayırsa hayır, evetse evet.’ Toplanma kuruluna zemine kadar eşlik edip [greve devam ederdik]. Bir sürü farklı insan ziyarete gelirdi, her türlü yardım alırdık, yemek te sağlanıyordu. ‘Para ister misiniz? Altın ister misiniz? Ne istersiniz…’ fakir bir adam ineğini bile vermeyi teklif edip hayvanı madene bağlamıştı. Madenciler için bu çok zor bir durumdu… onlar da sonunda yapacağını yapıp madencilere ihanet ettiler. Karar [İl] Komitesi tarafından kırmızı mühür ile üç tane mektup halinde geldi ve okunan belgede üç tane liderin istifası belirtilmişti. Madenciler grevi sonlandırdılar fakat onları oradan akşam vaktinde çıkarmamız gerekiyordu çünkü gün ışığında görme yetileri zarar görebilirdi. Liderler tutuklanmıştı sonra da diğer işçiler. […] Onlar da tutuklanıyordu. Sonra da Aziz Abrashi tutuklandı, ardından Burhan Kavaja, Azem Vllasi ve on dört veyahutta daha fazla kişi tutuklanmış oldu. Fakat ilginç olan şey hepsi hapiste birleşmişti, hiç kimse kimseye arkasını dönmedi.

Burhan Kavaja

Maden mühendisi

Grev başladı. Birinci ve ikinci vardiyanın madencileri gelmeye başladı, toplanmaya başladılar, yaklaşık 1300 madenci vardı. 20-30 madenci örgütleyebildim ve başka kimse olmasa da olurdu. […] grevin başladığı anda madende 2500 kilogram patlayıcı vardı ve bu da ciddi bir trajediye neden olabilirdi.

[…] İkinci gün başladı, dışarı çıkmadan yemek ayarlayabilmiştim. Madenciler, sağlıklarını etkilememesi için günde üç öğün yemek yiyorlardı, [bu sadece] açlık grevine başladığımızda oldu ve bu başka bir şeydi […] ikinci gün medyanın ilgisini çekmişti , televizyonun ve radyo istasyonları, gazeteler geldi ve her yerden haber yapmaya başlandı, bu yüzden biz sadece Kosovalı gazetecileri içeri aldık ve geri kalanı için bir basın toplantısı düzenlemeye karar verdik.

Ve karar verdiğimiz şey buydu. Federatif organların bakanları, madencilere sakinleştirici verip bu sayede uyuşup akıl yürütemedikleri bir anda onları oradan çıkarma önerisine kadar. Elbette böyle bir şeye izin vermezdim ve buna izin vermedim de. Yani o zaman bunun gibi önermeler de vardı. […]

Ancak, kamuoyunun bilmediği şey, Kan Davalarının Uzlaşması Kampanyasının madende başladığıdır. Orada kan barışı başladı, ‘Sen dışarıda barışı sağla, biz burada fedakarlığımızı gerçekleştireceğiz’ ricasıyla başladı. Hepsini ziyaret edemediğim durumlar olurdu, çünkü salonlar 200 kilometre uzunluğundaydı, bana ‘Yönetmen, bizi ziyaret etmedin, çok çaresiziz, çok kötü durumdayız’ ve ‘lütfen bizi de ziyaret edin’ derlerdi.