Trepça madencilerinin grevi 1989 yılının Şubat 20’sinde başladı ve sekiz gün sürdü. Madenciler anayasal haklarını talep ettiler ve Sosyalist Yugoslavya’nın 1974 Anayasası ile güvence altına alınan Kosova özerkliğinin kaldırılmasını protesto ettiler. Madencilerin emek kültürü, Yugoslav sosyalizminin ideolojisinin özünü teşkil ediyordu. Çünkü madencilik ülke ekonomisinin çok önemli bir boyutunu oluşturmaktaydı ve bu yüzden de madenciler açlık grevine başladığında ülkede ekonomik hayat neredeyse duruyordu.

Madencilerle yapılan sözlü tarihler, bu olayı daha geniş bir tarihsel bağlam içine yerleştirmenin yanı sıra insan boyutunu yakalamayı ve arada olan daha az bilinen hikayeleri sunmayı amaçlamaktadır.

Görüşmeler, ForumZFD Kosova programı ve BMZ tarafından ortaklaşa gerçekleştirilmiştir.

Ibush Jonuzi

Maden mühendisi

Suçlama çok ağırdı. Dedim ki, daha önce sohbet sırasında söyledim, infaz için on üç kararımız var, onları okudum ve kararlar hala bir yerde duruyor. ‘Cezayı hafifletme şansı yok’ dediler. O zaman Arnavut bir yönetmen vardı, Şera, Şerafedin Ajeti. […] Belgrad’a gönderilen 14 kişilik gruptan tek kişi bendim. Niye? Avukatım geldi, avukatım Adem Vokshi’ydi, ‘Durum nasıl avukat?’ dedim. ‘Eh, Ibush dediler, ikisi ruhsuz, biri kafasız’ dedi. Ama daha fazla konuşmaya da cesaret edemedi, hücrede, hapishanenin o koridorlarında, her şey gözetleniyordu. 

Ve şöyle bir işaret verdi {etrafına bakar}… dedi ki, ‘122 tanık’ dedi, ‘aleyhinize tanıklık etti’ dedi, ‘ve tanıkların ifadesi’ dedi, ‘onları getirip okuyabilirim’ dedi, ‘korkunçlar.’ Yani Ibush izin vermeseydi kimsenin madenin içine giremeyeceğine tanıklık ettiklerini söyledim. Bu çok ciddi bir tanıklıktı, bu yüzden tüm sorumluluğu bana attılar. ‘Ama, göreceğiz’ dedi. Biri, çalışmayan bir Sırp tanıklık etti, “Hayır, grevin organizasyonu ne kelime, madencilerin ayakkabı numaralarını bile biliyor.

Ramadan Gjeloshi

Maden mühendisi

İkinci bir grev düzenledik, ‘Ya onları serbest bırakın ya da buradan canlı çıkmayacağız. Buradan canlı çıkmayacağız!’ 27 Ekim 89’unda, evet 89’unda, 27 Ekim 89’unda ikinci grev başladı. […] Ve gidip dolapları kırdık, ‘Aşağıya inelim dolapları kıralım orda merdivenler vardı belki bir şeyler buluruz’ dedim. Oraya gittiğimde bir kilogram, bir kavanoz, bir cam kavanoz tuz ve bir kavanoz şeker buldum ve onları bulduğumuza da sevindik. Yukarı çıktık, ‘Şunları bulduk falan’ dedik. Vallahi sık sık hatırlıyorum, tüylerim diken diken oluyor, çocuk gibi tüylerim diken diken oluyor, ‘Bana biraz daha tuz ver’ {avucunu açar}. Ama bizi ayakta tutan şey buydu, tuz, çünkü orada insanlar yemeden, içmeden, karanlıkta, susuz zayıfladılar, biz makineden, yerden su içtik. Ve o tuzla üç gün üç gece devam ettik ta ki…

Biz orada kaldığımız sürece ikinci gün telefonlarımızı bloke ettiler, engellediler, bizimle konuşmak istediklerinde Qazim Shala gelip bizimle konuşurdu, telefona cevap verdi ve ‘Aşağıda kaç insan olduğunu biliyorum, kaç işçi var, isimleriniz ve soyadlarınız, belgelerinizi buldum, kovuldunuz’ dedi. İslam Xhafa, ‘Müdür…’ dedi. Dayıları Vidishiq’tendi, o da Vidishiq’tendi, ‘Dayı’ dedi, ‘Bize burada bir çuval ekmek getirin, başka bir şey istemiyoruz’ dedi, o ise ‘Teröristlere ekmek yok’ dedi.

[…] Bir rögar var, yani başka bir asansör, geçmişte Almanlar inşa etmişti, yukarıda Mažić’te {sağ tarafı gösteriyor}. Oradan birinin geleceğini düşündük ama aralarımızdan bazıları ‘Çürümüş, çok eski, kırılmış’ dediler. Polis de bizi o rögardan çıkardı. Çok eski olduğunu düşünmüştük, o zaman, eskiden Almanlar yapmıştı.

Avdi Uka

Madencilik

‘Ukë, sana yöneltilen suçlamalar ciddi, kendine iyi bak, toplumuna iyi bak.’ Bu benim için önemli bir tavsiyeydi, ‘Kendine ve topluma iyi bak’ biliyorsun… Shera’nın oğlu saat 23:00’te geldi, o zaman hapishane başkanının oğlu, müfettiş olarak çalıştı, ismi Nexhmedin Ajeti idi galiba ya da onun gibi bir şey. Sarı bir kağıt getirdi ve ‘Ukë’ dedi, ‘hapishaneye gitmelisin’ dedi, ‘hapisteyim o yüzden sorun değil’ dedim. Polis gelip beni kelepçeledi ve beni bireysel hücreye götürdü. […]

Beş avukatım vardı, beşi de ücretsiz çalışıyordu. Hiçbirini işe almadım ama gelib ağabeyime sordular, ‘Onu temsil etmemiz için bize yetki verin’ dediler. Sloven kendi geldi, beni seçti. ‘Seni seçtim’ dedi, ’10 çocuğunuz var, eğitiminiz yok, hiçbir şeyiniz yok’ dedi, o beni temsil etti.

[…] 14 Nisan 1990’da beni serbest bıraktılar. 15 Ağustos 1990’da Trepça’nın kapısını kapattılar. Dört aylık bir süre içinde, o sırada çağrılan UDB müfettişleri tarafından iki kez ziyaret edildim. İkisi de Arnavuttu, Arnavut isimleri vardı. Geldiler ve bana dediler ki, ‘Bak Ukë, madene geri dönemezsin, yaparsan seni hemen kilitleriz.’ {ellerini kilitler} ‘Bunu bana yazılı olarak verin, bunun yüzünden 20 yıllık iş tecrübemi kaybetmem.’ dedim, ‘Biz polisiz, yazılı olarak hiç bir şey teslim etmiyoruz. Bunu olabildiğince doğrudan Arnavutça söylüyoruz, oraya gitmeyin.” dediler.

İki kez izin aldım, Burhan [Kavaja] bana yıllık izin verdi. Gelecek yıldan ve geride bıraktığımız yıldan bana günler verdi. Artık yıllık izin günüm yoktu. İki ay, iki ay bana tıbbi izin vermesi için doktora gittim. Belgeleri teslim ettim ve maden sahasına girmedim, savaş bitene kadar da girmedim. Savaştan sonra madene gittim ve orada üç yıl daha çalıştım, bu durum kurtuluştan sonra oldu. Çok geçmeden grevlerle bile bir şeyleri değiştiremeyeceğimizi anladık ve Kosova Kurtuluş Ordusu’na katıldık, Stan Trg’den 52 madenci savaşta öldü, 52 kişi savaşta öldü.

Isuf Beqiri

Maden teknisyeni

Konuşuyorduk ve hayatımız pahasına da olsa onlar istifa edene kadar buna devam etmeye karar verdik. Ve orada sekiz gün sekiz gece kaldık. Kimi hastalanıyordu, hastalananları zorla dışarı çıkıp yardım aramalarını istiyorlardı, kimisi de yaşlıydı, bu yüzden yorgundu ve dışarı çıkmıyordu. Çıkanlar bir ilaç alıp madene geri dönerlerdi. […] hastalananlar için orada bir tıp merkezimizin olduğunu biliyorsunuz. Çok güçsüzleşmişlerdi ama yine de geri gelirlerdi, bazıları tıp merkezinde kalırdı. Şunu netleştirelim, Kan Davalarını Uzlaştırma Kampanyası orada madenin içinde başladı. Bir adam geldi ve ‘Trepça madencilerinin kanını bağışlıyorum’ dedi. İnsanlar kan davası içindeydi, bilirsiniz, birisi birinin aile ferdini öldürdü ve bunun üzerine onu da affettiler. Kadınlar vardı pardon bir kadın geldi mücevherlerini bağışladı. Bir adam madenin girişine geldi ve madencilere hediye olarak ineğini bağladı. Öyleydi, insanlar ellerinden geleni yaptılar, destek aldık, yani Kosova’nın her yerinden, Arnavutlardan destek aldık. Öğrencilerden de destek aldık, üniversite bölümlerine barikat kurdular, madencilere destek için açlık grevi yapan öğrenciler de oldu, onlar da yemek yemedi.

Isuf Peci

Maden mühendisi

Oraya ölü ya da diri gitmeye kararlıydık. Doğruyu söylemek gerekirse, iki üç kez denediler, bizim savunmalarımız vardı, afişlerle ön sıradaydılar, ben ilk sıradaydım, asla unutmam. Bizi Shipkofc’a geri göndermeye çalıştılar ama yapamadılar. Milloşeva’ya gittiğimizde, oraya varmadan önce hiç unutmayacağım, şimdi orada bazı binalar yapıldı, orada bizi durdurdular. Remzi Kolgeci beyaz önlüğüyle geldi. Onu asla unutmam, uzun, beyaz bir önlük. ‘Tanrı aşkına’ dedi, ‘Geri dönün çünkü sonuçlarına biz de katlanacağız’ ‘Tanrı’ya yemin ederiz’ dedik, ‘Diri veya ölü’ dedik, iki taraftan da ‘Auu {yankılanma} ileri, yoldaşlar!’ sesleri yükseldi. Tarlalardan geçtik (ağlıyor). Sonra orada bir salona gittik. […] Pek konuşmadık yemin ederim. Kimisi hastalandı, nasılsak öyle gittik, o kıyafetlerle şimdi bunu söylemek doğru olmaz. O mayın gibi kokan miğferlerle. Onlarda çalışıyorduk, bazılarında kask vardı, böyle girdik, kirli giysilerle. Konuşmadık, birbirimizle hiç konuşmadık, sanki başımız beladaydı ama bu, başımızın belada olmasından daha beterdi.

Shyqyri Sadiku

Maden mühendisi

Trepça o dönemde, İngilizlerin başlattığı 1924 yılındaki araştırmasından bahsediyorum, evet. 1927 yılında maden üzerinde çalışmaya başladılar, 1930’da deneme üretimi yapılırken, günlük üretim miktarı 500 tondu. Yöntem sömürü düzeniyleydi, klasik yöntemler uygulanıyordu, birçok kazanın olduğu, birçok insanın öldüğü çok zor dönemlerdi. Hatta 48, 49, 50 yıllarının istatistiklerine bile sahibiz, madende bu dönemlerde on iki kişi hayatını kaybetti. Bunun nedeni yetersiz güvenlik tedbirleriydi, tatmin edici düzeyde değildi ve çalışma koşulları çok zordu.

Şimdi, büyükbabamın çalıştığı dönemde, 50’li yıllara kadar bir şekilde çalıştığını biliyorsunuz. 50’lerde işten ayrılma fırsatı buldu ve kötü çalışma koşulları nedeniyle işten ayrıldı çünkü madenlerdeki işler gerçekten zordu, mikro iklim koşulları yoktu, havalandırma zayıftı. İş fiziksel olarak zorluydu, yükleme arabalarda kürekle yapılmaktaydı. Arabalar kol gücüyle itiliyordu. Muhtemelen bu, onu bu işten ayrılmaya iten bir nedendi çünkü bu zor koşullarda sıkı çalışmayı kaldırması olası değildi.

Bu durum, İkinci Dünya Savaşı işgali sırasındaydı, o zamanlarda madenlerde çalışılmaya zorlanılıyordu. Savaş zamanıydı ve gerçekten kimse onlara pek bir şey sormadı, çalışmaya zorlandılar ve çalıştılar. […] Evet, aslında [Almanlar] o sırada bu durumu zorlayanlardı ve ya onların ordusuna katılmanız ya da Trepça madeninde çalışmanız gerekiyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, ailemize de politik olarak Komünist sistem tarafından zulmedildi. […] Belki de büyükbabamın işten ayrılmasının nedeni buydu, bu tür baskılarla başa çıkamadı, ailemiz Ballist [Ulusal Cephe] ailesi olarak biliniyordu.

Beqir Maliqi

Maden mühendisi

Madencilerin iyi bir şeyin başarıldığını ve [politikacıların] istifa taleplerinin karşılandığını ve bunların iyi karşılandığını düşündükleri bir zamandı. Bir sokağa çıkma yasağı getirildi, bu, devlet güvenliğine sahip insanların ortalıkta dolaştığını görebileceğiniz bir durum. Polis insanların toplanmasına izin vermezdi, onlara farklı şekillerde kötü davranarak onları, “Neden böylesin, neden öylesin?” diye sorgulardı. Bu şekilde de sana gerçeği söylemeye başlıyorlardı.

Bir süre sonra hepimiz eve gönderildik ve tek tek bizi aramaya başladılar, özellikle departman başkanları, işe geri çağrılmadık, günlerce çağrılmadık. Daha doğrusu, kendim, eskiden Prodüksiyon Başkanıydım, bana yapacak bir şey verilmedi, kesinlikle vermediler. Ofise geldim ama bana herhangi bir sorumluluk verilmedi. […]

Bundan sonra, işçilere alakalı kararları verdiler, yaklaşık 1400 işçi, işçiler bir ila üç ay [hapis cezası] ile cezalandırıldı. Grevden sonra hatırlıyorum ki dört aydır … Ben, bazı meslektaşlarımla birlikte, Xhafer Nuli ile, Enver Kelmendi ile ve… dört aydır işsiz kaldık. Dört ay sonra işe geri çağrıldık. Ancak üretim azalıyordu, Kosova’da siyasi durum istikrarsızdı, bu yüzden yavaş yavaş bizi işten kovdular. 8 Ağustos 1990’da ilk vardiya işe geldiğinde, polisler ana girişteydi. Üçüncü vardiya çıktı ve ilk vardiyanın içeri girmesine izin verilmedi.

Xhafer Nuli

Elektrik mühendisi

Priştine’ye yürüyüş, Madenciler bu yürüyüşe 17 Kasım 1988’de başladılar, yürüyüşe madenden, Stantrg’taki madenden başlanıldı. O gün çocuklarımdan birini doktora gönderdiğim için sabah işe gitmedim. Bir meslektaşım beni telefonla aradı ve ‘Gelin, çünkü işçiler Priştine’ye gitmek istiyor’ dedi. Ben de onlara katılmaya gittim. […] 

Hepsi yalın ayaktı ve iş üniforması giymişlerdi, onları gördüğümde Priştine’ye yürüyerek varabileceklerini düşünmemiştim. ‘Gitmeyin çocuklar, Priştine’ye yürüyerek gidemezsiniz’. Allah aşkına dedim, ‘Hadi bir şeyler yapmayı deneyelim, bir şeyler yapalım çünkü Priştine’de…’ Bir işçi yanıma geldi ve ‘Gerçekten söylediklerinin arkasında mısın?’ diye sordu, doğruyu söylemek gerekirse, aralarındaki otoriteden hoşuma gidiyordu. ‘Ama Burhan [Kavaja] gitmemiz gerektiğini söylüyor’ dedi. Ben ‘Bunu mu söyledi?’ diye sordum. ‘Evet.’ dedi. ‘O zaman gidin, gidin!’ dedim.

[…] Şimdi de işçiler polisle yüzleşmek zorundaydı. Bazı meslektaşlarıma, ‘Önde duralım ve işçilere önderlik edelim, çünkü eğer… şimdi onlarla karşılaştığımızda onları sakinleştirip durmalarını isteyeceğiz’ dedim. Arkadan itip polis zincirini kırdığımız için yürüyüşe devam ettik. Bu durum oldukça hızlı gerçekleşti çünkü orda bazı Arnavut polisler vardı ve polis zinciri kırılmıştı. Cevap vermediler ve bize saldırmadılar. Polisleri brakıp Priştine’deki Spor Salonunda aramıza katıldılar.

Gani Osmani

Maden mühendisi

Burhan [Kavaja’yı] daha bugünmüş gibi hatırlıyorum, dışarı çıktı, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sordu, ‘Priştine’ye gidiyorum’ dedim, o da ‘Priştine’ye gidiyorsun demek, ben de seninle Priştine’ye gelirim’. Biliyorum, onun bu sözlerini hatırlıyorum. Ve yaya olarak yürüdük, buradan, güvenlikten bize karşı hareketler oldu, burada güvenlikten insanlar vardı, siviller, polisler gelip bizi durdurmaya çalıştı. Ama durduramayacaklarını görünce yürüyerek gittiler.

[…] ‘Geri dönün!’ Dediler. Onları oradan birileri göndermişti. Aynı zamanda iki polis kordonu vardı, biz de tarlalardan geçerek [yürüyüşe] devam ettik. O zaman polis müdahale etmedi, müdahale etmediler, bizi durdurmaya çalıştılar. Fakat bu noktada insanlar bize katılmaya başlamıştı, sayı olarak büyüdük. O zamanlar sistem öyle bir sistemdi ki, yürüyüşte Tito’nun fotoğrafını taşımanız gerekiyordu ve biz Yugolav bayrağını ve bayraklarımızı aldık ve öyle yürüdük. Böylece, bir şekilde kimseye karşı olmadığımızı göstermeye çalıştık. Çünkü o zamanlar protestoya kalkışırsanız, “Ülkeyi devirmek istiyorlar, Yugoslavya’yı devirmek istiyorlar” derlerdi.

[…] Oraya iş aletleriyle, çizmelerle gittik, ayakkabılar bazılarımıza yürürken olmuyorlardı. İşçilerin ayakkabılarını çıkardığını gördüm, botlar ayaklarını incitiyordu çünkü botlar büyüdüğünde, uzun bir süre yürürseniz ayaklarınızı incitiyorlardı, onlar da çıkarıyorlardı. Çıplak ayakla yürüyen işçiler gördüm. Oraya gittiler, bizi bir salona götürdüler. Azem Vllasi, Kaqusha Jashari, kimler… bunlar… onları serbest bırakmak istediklerini duyduk ve haklarını korumalarını istedik, yetkililerimiz ile Rrahman Morina, Hysamedin Azemi ve gücü elinde olanların istifasını istedik.

Xhafer Peci

Maden mühendisi

[Madenciler] her bölümde grev yapmaya devam ediyorlardı, sekizde ve dokuzda. Yukarıya sadece bildiri için çıkıyorduk. Öncesinde onlarla danışıp, ‘Bu toplanma kurulu ziyaret etmek istiyor, onları kabul edecek misiniz yoksa etmeyecek misiniz? Hayırsa hayır, evetse evet.’ Toplanma kuruluna zemine kadar eşlik edip [greve devam ederdik]. Bir sürü farklı insan ziyarete gelirdi, her türlü yardım alırdık, yemek te sağlanıyordu. ‘Para ister misiniz? Altın ister misiniz? Ne istersiniz…’ fakir bir adam ineğini bile vermeyi teklif edip hayvanı madene bağlamıştı. Madenciler için bu çok zor bir durumdu… onlar da sonunda yapacağını yapıp madencilere ihanet ettiler. Karar [İl] Komitesi tarafından kırmızı mühür ile üç tane mektup halinde geldi ve okunan belgede üç tane liderin istifası belirtilmişti. Madenciler grevi sonlandırdılar fakat onları oradan akşam vaktinde çıkarmamız gerekiyordu çünkü gün ışığında görme yetileri zarar görebilirdi. Liderler tutuklanmıştı sonra da diğer işçiler. […] Onlar da tutuklanıyordu. Sonra da Aziz Abrashi tutuklandı, ardından Burhan Kavaja, Azem Vllasi ve on dört veyahutta daha fazla kişi tutuklanmış oldu. Fakat ilginç olan şey hepsi hapiste birleşmişti, hiç kimse kimseye arkasını dönmedi.